Etiket: hassasiyet

Ya Çocuğunuzun İstediği o “İlk Bakış”sa

Bebeği yeni doğmuş çiftlerin gözlerindeki o hayran ve şaşkın bakışı bilirsiniz. Bu “eşsiz” güzellik karşısında söyleyecek söz bulamazlar. Duygular yaş olup akar gözlerden. Yeni doğan bebeklerin çoğu bir birine benzer aslında dışarIdan bakıldığında. Oysa Anne’ler ve Baba’lar bir kez gördükleri, kokladıkları, kucakladıları bebeklerini artık yüzlerce bebek arasında da görseler tanırlar. O, o kadar “güzel”dir ki olduğu haliyle, hiçbir anne baba başka bir bebekle kıyaslamaz, karşılaştırmaz ve yarıştırmaz yeni doğmuş bebeğini. Sadece sever. Her şeyiyle olduğu gibi kabul eder.Bağrına basar. Ve bebekler bu “karşılıksız” sevgiyi tüm hücrelerinde hisseder. Ondan beslenir. Onunla büyür. Onunla kendine güvenir. Onunla hayata tutunur. Onunla başarır ilk adımı. Yürümeyi. Koşmayı …Peki sonra ne olur? Çocuklar büyümeye başladığında neler değişir?
Toplum içine girmeye, kreşe, okula gitmeye başladığında..
“Yapma!”lar arttığında. …
“Bak o hiç yapıyor mu?”lar sorulduğunda.
“Bak o ne güzel yapmış..”lar söylendiğinde…
Çocuk “eşsiz, tam, en güzel ve en beğenilen” olmadığını duymaya başlar artık. Doğduğu o ilk günkü bakışı kaybettiğini hisseder.

Çocuğunuzu gördüğünüz o ilk anı hatırlıyor musunuz? O ilk bakışınızı, şaşkınlığınızı. Sonra O’na karşı o birdenbire oluşan “hayranlığınızı”. Hangi yaşta olursa olsun, O ilk bakışa ihtiyaç duyar her çocuk aslında. O’nu arar. O’nu bekler. O’nu yeniden görmek ister.
O’na yeniden öyle bakmayı deneyin isterseniz bu gün.. Bakın O zaman o çocuk, kendisini ve tüm dünyayı nasıl da sever…

Yazan: Hanife SERTER

Artı Yaşam Plus Life Koçluk Hizmetleri

Yaşam Artıda Güzel, Artı Yaşam için Adım Atmaya Değer

İş  ya da okul hayatının yoğunluğu, stres ve baskı  yaratan görev ve sorumlulukları  altında bunalmış hissediyor musunuz? Yataktan çıkmak istemediğiniz sabahlar oluyor mu? Gözünüzde büyüyen toplantılar, dersler, sınavlar için çalışmaya nereden başlayacağınıza karar veremiyor, harekete geçemiyor musunuz? Artık zevk alamadığınız arkadaş toplantılarından kaçıyor, size bir zamanlar anlamsız gelen basit şeylerle vakit doldurmayı mı tercih ediyorsunuz? Hayatınızda bir şeyler “eksik” miş duygusu ile baş edemiyor,  yine de o “eksiği” keşfedemiyor musunuz? Seçenekler karşısında kararsız, gelecek konusunda karamsar mısınız? Hayatınızın artılarına sırtınızı dönmüş, eksilere odaklanmış durumda mısınız?
Öyle sanırım diyorsanız, şimdi de bu soruları cevaplayabilirsiniz.
Hayat ile ilgili temel ihtiyaçlarınız karşılanıyor mu? Karnınızı doyuracak yiyeceklere ulaşabiliyor,  güven veren bir çatı altında uyuyabiliyor musunuz? Çevrenizde size sevgi ve ilgi gösteren insanlar var mı? Başka nelere sahipsiniz? Sahip olduğunuz şeyler için en son ne zaman kendinizi mutlu hissettiniz? Kendinizin en çok hangi özelliklerini beğeniyorsunuz? Hangi yetenekleriniz var, hangi işleri yorulmadan, kolaylıkla, severek yapıyorsunuz? En son ne zaman, ne yaparken çok mutluydunuz? Yanınızda kimler vardı? Gelecekte neyi başarmış olmak sizi çok mutlu kılardı?
Her şey küçük, küçücük adımlar atarak başlamıştı aslında. Hayatta tek başına ayakta durmanın  keyfini yaşadığımız o ilk  anı hatırlayamıyoruz ne yazık ki. Çok küçüktük. Etrafta bir kutlama olmuş muydu, takdir edilmiş miydik? İlk attığımız adımda yere düşüp ağlamış mıydık acaba? Sonrasında teselli edilmiş miydik? Nasıl oldu da başladık yürümeye tekrar hiç düşünmeden ? Neden hiç vazgeçmedik bu niyetimizden ?
İşte hayatımız da o ilk adımdaki gibi düşe kalka ilerler bazen. O anlarda yalnız da olabiliriz, kalabalıklar içinde de.  Destekleyenlerimiz de olur, tek başına ayağa kalkmamızı görmek için etrafımızda bekleyenler de. Küçük bir çocuk hassasiyetinde olur bazen içimiz. Kırılgan, ürkek…Biri cesaret versin isteriz. Ses yok… Oysa içimizdeki ses hep konuşur bizimle. Hiç susmaz..Susturamayız istesek de. Acımasızdır da üstelik çoğu zaman. Affetmez en küçük hatayı bile. ” Yapamadın, beceremedin işte, sende iş yok, denemiyorsun bile, olmayacak bu iş, boşuna deneme, denesen ne olacak ki, düşeceksin yine…”
O sesi duya duya kararmaya başlar dünyamız yavaş yavaş. Dinledikçe daha çok susar, sustukça daha çok duyarız. Duymak hiç iyi gelmez oysa. İşimize yaramaz. Bizi ayağa kaldırmaz. O sesin üstüne çıkacak bir ses gerekir o yüzden. O sözlerin üzerini örtecek yeni sözler. Yepyeni fikirler doğurmak gerekir , ölü doğmuş düşüncelere inat.
Böyle karamsar zamanlarda, sabah yataktan çıkmak bile bir zaferdir bazen. Küçük bir adım atmak. Bir duş almak, tazelenmek. Sevdiğin bir yiyeceği, ilk kez yiyormuşsun gibi tadına vararak yemek…Sevdiğin birine sarılmak uzun uzun. Sıcaklığını taa içinde hissetmek. Gülümsemek bir, kuşa, bir kediye, bir çiçeğe. “Sen ne güzel şeymişsin” diyebilmek. Hiç buluşmadığın dostlarla buluşmak  uzun bir aradan sonra. Güzel ve güldüren anılardan bahsetmek. Sevdiğin bir kitabı okumak yeniden. İçini sevinçle dolduran bir şarkıyı yeniden  dinlemek. “Hiç yapamayacağım herhalde” dediğin bir şey için küçücük bir hedef belirlemek. İlk adımı atmaya cesaret etmek. O küçük çocuğu gözünün önüne getirmek o an. “Bu sefer düşsem bile yeniden ayağa kalkmayı deneyeceğim ve bir gün bu yolda hiç yardımsız yürüyeceğim ben” demek.
İşte o küçük adımlar, yaşamı artıya taşıyan adımlardır. Sizi büyüten, büyütürken öğreten, geliştiren, değiştiren….Her aşamasından keyif almayı seçerek. “Düşsem de kalkarım ben” düşüncesiyle, kendine hep ama hep güvenerek…